Archive for December, 2006

Günde bir tane – 020

64240001.jpg

December 27th, 2006

Etrafta: Kağıthane

kagithanederesi.jpg

December 24th, 2006

Kamyon? Süslemek?

İnsanlar neden arabalarını süslüyor. Süslemekle kastettiğim aynaya bir maskot asmak ya da stop lambalarını değiştirmek değil. Gerçek anlamda aracı süs ile yeniden inşa etmekten bahsediyorum. Pek çok farklı coğrafyada pek çok farklı örnek var.

Mesela Japanoya’da Dekatora.”Decoration” ve “truck” kelimelerinin bir biçimde bir araya gelişinden alıyor ismini. 70’lerde yayınlanan ve çok tutan bir televizyon filmi ile başlıyor bu çılgınlık. Kısa sürede kendi tasarımcıların ve sanatçılarını yetiştiren Dekatora, trafik yasaları dahilinde belirlenmiş standartlar ile uygulanıyor. Krom, led ve neon karışımı bu canavarlar Japonya’nın otoyollarında dolaşıyorlar. Bu makinelerinin türk kamyoncusunun eline geçtiğini düşünemiyorum.

sus-2.jpg

Bir not: Dekatora ile ilgili en çok ilgimi çeken noktalardan birisi, 90 lardan itibaren bu tasarımlardaki en büyük ilham kaynağının Gundam adındaki anime dizi olması. bilmeyenler için söyleyeyim: Gundam, bu isimdeki harici zırhlar, yani robotlar ile ilgili bir sürü akisyon içeren animasyon bir dizi.

Dekatora kadar etkileyici bir örnek Pakistan’da karşımıza çıkıyor. 1960’larda ülke ekonomisinde yaşanan ani büyüme ile ortaya yeni bir kentli sınıf çıkmış. Kamyoncularda hızla zenginleşen bu sınıfın içerisinde yer almış. Kamyonu süslemek onlar için aileye, ataya, kentliye kasabalıya hayatta başarılı olduğunu göstermenin bir yolu olmuş.

sus3.jpg

Kamyonların bu hale getirilmesi 6 ila 10 hafta kadar sürebiliyormuş. Fiyatı ise 500 $ ile 15.000 $ arasında değişiyomuş. Bu kamyonlar Pakistan’ın kıyı bölgelerinden Orta Asya’ya yük taşıyan aşırı süslü deve kervanlarının devamı niteliğindeler. Diğer taraftan ülke içerisinde galerilere sıkışmış elit sanata karşı gerçek sanat olarakta görülüyorlar.

Banglades ve Tayland’da “rickshaw” süslemeleri ya da Filipinler’de savaştan sonra Amerikan ordusunun terkettiği ciplerden yaratılan “Jeepnies” gibi daha pek çok örnek vermek mümkün. Bütün bunlar delicesine ilgimi çekiyor. Çünkü insanlığın makinalarla kurduğu en güçlü, en duygusal bağın şöförler ve kamyonlar(ya da otobüsler, taksiler, dolmuşlar v.s.) arasında olduğunu düşünüyorum. Öte yandan şöförleri kendi sanatçılarını ve kendi sembollerini yaratan bir alt kültür olarak görüyorum

susleme.jpg
Eş dost arasında Atatürk’e ait olup olmadığını pek çok kere konuştuğumuz bir laf vardı:
“Türk şöförü en asil duyguların insanıdır”
Türkiye Şöförler ve Otomobilciler Federasyonu Çankaya’da yaptırdığı misafirhanenin kapısına bu sözü yazdırınca, Akşam gazetesi konuyu araştırmış ve Atatürk’ün böyle bir laf söylemediğini belirlemiş. Atatürk böyle bir söz etmediyse, benim söylememde bir sakınca yoktur her halde:

Şöförler en asil duyguların insanıdır!
Onur Aynagöz

December 24th, 2006

Etrafta TV’de bugün

08:00 Istiklal Marsi ve Acilis

08:15 Cizgi Film : Supercar

08:30 Cizgi Film : Captain Scarlet & The Mysterons

09:00 Pazar Konseri : Bob Haggart & Ray Bauduc – Big Noise From Winnetka

10:00 Pazar Sinemasi : Tas Devri

December 24th, 2006

Günde bir tane – 019

63880023.jpg

December 20th, 2006

Etrafta: Eskişehir

01.jpg

Gizem’in Eskişehir’den gönderdiği fotoğraflardan birisi.

December 20th, 2006

Motorlu aşırılıklar

Olçüsüzlükte bizimle yarışabilecek bir ulus varsa o da Araplar olmalı. Son bir kaç sene içerisinde başta Dubai ve Suudi Arabistan’da olmak üzere petrol parasını nasıl harcayacağını bilemeyen gençler arabalarıyla şehir içinde yapmadık manyaklık bırakmıyorlar. Benim ülkemde E5’te makas atmanın karşılığı orada iki tekere kalkmak ve drift atmak. Filmden de görebileceğiniz gibi iki tekere kalkmanın raconu arabanın içinde en az dort arap olmak ve kolları yere yakın pencereden dışarı uzatarak eldeki kutu kolayı asfalta sürtmek. Youtube’da arabic drift veya arabic two wheel kelimeleriyle arama yapınca konunun ne boyutlarda olduğu daha rahat görülüyor.

December 20th, 2006

Asimo’yu vurdular mı?

Önce videoyu izleyin.
Kısa süre önce burada Arthur Ganson’un dişli ve çarklarının içimde uyandırdığı derin hislere değinmiştim. Yine ve dişli ve çarklarla ilgili anlatacağim hikaye. İnsanoğlunun her türlü zulmüne katlanarak durmaksızın gösteri yapan ve tüm bunların üzerine bir de kafede çalışarak hayatını kazanmaya çalışan zavallı Asimo’nun başına gelenleri gördüğümde gerçekten içimden bir parça koptu.

Asimo, gösterisi sırasında merdivenleri çıkarken yüzünün üstüne yere çakılıyor. Kalabalık acımazısca gülüyor. Asimo ise kendisinden görmeye pek de alışık olmadığımız bir acizlik sergiliyor. Düştüğü yerde, dünyadan habersiz konuşmaya devam ediyor.

Sonra, yarış sırasında bacağı kırılan atları öldürürken kullanılanlara benzer bir paravan geliyor sahneye. Tüm teknisyenler son derece soğukkanlı. Asimo ise perdenin ardından konuşmaya devam ediyor. Seyirciler gülüyor. Arka da olup bitenleri merak etmekten alamıyorum kendimi:

Zavallıya öfkeyle tekme mi atıyorlar, kafasını mı ittiriyorlar, devrelerinden düzensiz bir biçimde akım geçirerek acımı çektiriyorlar? Yoksa gösteri sırasında düşen Asimo’ları hemen oracıkta silahı çekip vuruyorlar mı?

İlk anda Asimo’nun düştüğü duruma utansam ve üzülsem de, aslında bu duyguları bir robota henüz merdiven indirmeyi başaramamış insanoğlu adına hissettiğimi farkediyorum. En azından olayla ilgili ilk pozisyonum bu. Öte yandan sahneye gelen paravan aklımı bulandırıyor. Tüm bunların ardında bir öte gerçeğin varlığını, huzursuzluğunu hissedebiliyorum.

Robotlar, bugün başlattığımız paralel evrimin ilk adımları. Her biri “kendi kaderini çizme” saplantımızın birer ürünü. İstenç ile ilgili en büyük fantazmamız; neye dönüşeceğini belirleyebilmek. Robotlar kendimize çizdiğimiz gelecek. Çocuklarımız. (“progeny” kelimesi buraya gerçekten iyi oturuyor) Sahneye gelen paravanla bir rüyadan uyanıyorum aslında gelecek hiçte bize anlatıldığı gibi olmayacak. Yada bizim için çizilen gelecek hiçte anlatıldığı gibi değil. Şayet bu tatsız olayın içerisinde sahneye gelen paravan olmasaydı, Asimo’nun düşüşüne karşı hissedeceklerim, yürümeyi yeni öğrenen bir bebeğin yere kapaklandığı bir başka durumda hissedeceklerimden çok da farklı olmayacaktı. Bir paravanla saklanması gereken neydi peki? Her şeyden önce Honda’nın gelecekte kendini yanında konumlandırmak istediği değerlerin çöküşüydü. Şüphesiz, saklanması gerekiyordu.

Robotik, nükleer araştırmalar ve uzay ile ilgili çalışmaların sosyolojik boyutları arasında farkettiğim ilginç bir ilişki var. Bu üç farklı alanın da devletler, ve diğer güç odakları(şirketler?) tarafından ideolojileri yada emelleri taşıyacak ana gemiler olarak kullanılıyor olması. Geçmişten günümüze hem uzay hem de atomla ilgili araştıramalar gelişmişliğin, gücün, yeniliklçiliğin, farklı bir gelecek vaad edebilme yeteneğinin ve liderliğin sembolleri olarak kullanıldı. Robotik içinde durum farklı değil. Tek bir şey dışında: Robotik olan, vitrinde olmaya diğer iki alandan daha elverişli. Çünkü henüz çıkarların hizmetinde oluşturacakları tehlike yaşanmadı. Honda’nın yerinde olabilecek bir başka şirketin robotlar ile gösteri yapmak yerine bir salonda atom çekirdeğini parçalıyor olması sanmıyorum ki kamuoyundan aynı sempatiyi toplasın.

Tam da bu sebeple robotik olanın toplumla daha sıkı bir ilişkisi var. Yine bu sebeple, vitrinde olabilmek için robotik ütopyanın altında toplumsal olanı yaratmak yatıyor. Yani bize göre bizden sonra gelmesi gereken nesli, geleceğin toplumunu yaratmak. Teknoloji ile ilgili pek çok şirket yarın ki değerlerine sahip çikabilmek adına bu kulvarda yarışıyor. Ve böylece robotlar sadece robot olmaktan çıkıyorlar ve şirketlerin kirlettiği kavramlar dünyasının zehirli bulutları arasında deforme oluyorlar.

Bu açından bakıldığında konu daha da karmaşık ve umutsuz bir hal alıyor. Şu an kafamızdaki genel robot tanımı ile ilgili olan en büyük ve en temel hata “kusursuzluk ilkesi” Asimo’nun merdivenden düşmemesi gerekiyor çünkü bu kusursuzluk ilkesine ters. Çünkü bu Honda’nın teknoloji lideri iddasına ters. Göz ardı edilen şey toplumsal yapının hatalar üzerinde şekillendiği ve toplumsal olanı yaratmanın yolunun hatalardan geçtiği. Ne yazık ki ki hiç bir teknoloji şirketi kusur yapan teknoloji üretme lüksüne sahip degil. Böylece teknoloji ve robotik birbiriyle çelişen iki kavram haline geliyor.

İşte bu çelişki sonucunda günümüzün en gelişmiş humanoidi olarak sunulan Asimo, teknoljik bir hata olarak bir paravanın ardına saklanmak zorunda kalıyor. Robot onu yaratan teknolojinin sınırları içerisinde sıkışıyor ve sonuç olarak Honda’nin geliştirdiği bir dinamik denge projesi olmaktan öteye geçemiyor.

Asimo’nun düşüşüyle birilkte gelişen alternatif bir başka olay akışı hayal ediyorum. Teknisyenin sahneye çıkıp Asimo’yu yerden kaldırdığı ve Asimo’nun tekrar merdivene yönlendiği bir başka akış. Tabi bunun için, her şeyden önce Asimo’nun kusursuzluk ilkesi dışında hazırlanması, düştüğü zaman hasar almayacak şekilde tasarlanması ve hatta düştükten sonra kendisine uzanan bir eli tutarak doğrulabilecek şekilde programlanmış olması gerekiyor. Sahnede izlediğimiz Asimo gelecekle ilgili olmaktan daha çok, geçmişin bilim-kurgu romanlarındaki bir rüyayı gerçekleştirme çabası gibi gözüküyor.

Gelecekle ilgi olan bir gösteride, sahne boyunca yürüyen bir robotun her düştüğünde teknisyeninin bacağına tutunarak yeniden ayağa kalkışı olurdu diye düşünüyorum. Böyle bir şey değil.

Yazık.

4 comments December 13th, 2006

Günde bir tane _018

000024.jpg

December 11th, 2006

Arthur Ganson


Özer’de izlediğim videodan sonra Artur Ganson’un vatanı hakkında spekülasyon yapmıştık. Kısa bir an Hollandalı olduğunu düşündük, sonra İngiliz olabilir mi acaba dedik ama sonunda ortak kanı Kuzey Avrupalı olduğu doğrultusunda sabitlendi. Haber şu: Yanılmışız. Kendisi kinetik inanışın en meşhur kimliklerinden bir tanesi. Ve Amerikalı.

Ganson’un 30 yıla yayılan bir süre içerisinde ürettiği işlere ait videoları sitesinden izleme şansımız var. Her biri mekanik birer şiir olan bu otomatlar karşısında duygulanmamak elde değil.

December 11th, 2006

Previous Posts


Takvim

December 2006
M T W T F S S
« Nov   Jan »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Aylara göre haberler

Kategorilere Eklenenler