Archive for August, 2007

24319.65 cm

Picture-4.jpg
Visuals of the world, Kullanıcıların 750 piksel yükseklikte görselleri ucuca yükleyerek oluşturdukları bir site. Ucuz, hatta belki biraz aptalca bir proje ama amacına ulaşmış gibi görünüyor. Sayfanın şu andaki uzunluğu 24319,65 santimetre yani yaklaşık 243 metre. Çeşidi zengin bir havuz oluşmuş. Etrafta için bir görüntü eklemeyi ihmal etmedim. Görsellerle birlikte kendinize ait bir link verme şansınız da var.

August 30th, 2007

:-) nereden çıkmış?

a1.jpg
Kişisel olarak, zıplayan sarı renkli, ikinci nesil “emoticon”lardan nefret ediyorum. Teksti rezil rüsva ettiğini, standart sonuçlu bir anlam bozulmasına sebep olduğunu, falan düşünüyorum. Sarı kafaları, sırıtıp kafa sallarken gördüğümde, beynimin içinde “deaaaarmışşim!” ünlemi patlıyor. Ancak bu yazıyı yazarken Boran’la yaptığım bir sohbet sayesinde anladım ki bu nefret bana özel. Belki tipleri sinirimi bozuyor. Bilmiyorum… Zaten palyaçolardan da pek hoşlanmam.

Geçen gece bana özel bu nefret ile oturup “Bu iğrenç şeyleri başıma kim sarmış acaba?” diye bir araştırmaya giriştim ve konuyla ilgili güzel bir hikaye öğrendim:

Meğer; “iki nokta üstüste ve sağ parantez” anonim değilmiş. “Emoticon”lar, 1982 senesinin sonlarına doğru, Carnege Mellon ComputerScience Community’de, bölüm bünyesinde kullanılan ve bugünkü haber gruplarının (newsgroup) atası sayılabilecek bir çeşit bültenin kullanıcılarından bir tanesi, Scott E. Fahlman tarafından, teşbih ve kinayeli bir mesajın gruptaki tek bir kullanıcı tarafından dahi anlaşılmaması sonucunda konunun hiç niyet edilmemiş alanlara yönelmesiyle ortaya çıkan sıkıntıya çözüm olarak, önerilmiş. Ve sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, bülten üzerinde anında benimsenmiş.
SEF.jpg
Burada bir an durup tüm bunların geçtiği zamanı, 1982 yılını şöyle bir anımsamak iyi olacak. Henüz sabit disklerin bulunmadığı ve verilerin manyetik bantlarda saklandığı zamanlardan bahsediyoruz. Telefonun sözel sarhoşluğu içerisinde yazılı iletişimi terketmiş olan insanlık internetle yeniden yazıyı bir kişisel iletişim aracı olarak kullanmanın eşiğinde. George Orwell’in 1984’ü bugün sahip olduğu gerçeklikten uzak, bir tür ütopya. Steven Spielberg E.T.’ile gişede zirveye koşuyor, Michael Jackson “Thriller” ile 25 milyon satış rekorunu yakalıyor. Türkiye’deyse 12 Eylül 1980 Askeri müdahalesi üzerine hükümeti kurmakla görevlendirilen ve 83’e kadar görevini sürdüren Bülend Ulusu başbakanlık koltuğunda. “O” yıllar yani…

Carnegie Mellon’daki bu cemiyetin konuya çözüm ararken bülteni kullanıyor olması aslında “iki nokta üstüste, parantez”in ilk kez kullanıldığı mesajın kayıt altında olduğu anlamına geliyor. Scott E. Fahlman bu küçük fikrin dünyada bir çılgınlık halini alacağını anlayınca, Carnegie Mellon’da bahsettiğim bu kayıtlara uluşmaya çalışmış. Ancak neredeyse on senelik manyetik bandın arasından bunları çekip çıkartmayı başaramamış. Microsoft/Mike Jones, Fahlman’ın arkeolojiye benzettiği bu projeye sponsor olmuş. Fahlman’ın kullandığı terim en sevdiklerimden: Veri-arkeolojisi!

BU süreç içerisinde manyetik bantları okuyabilecek cihazların temini ve bantlardaki veriyi bugünün sistemlerinde anlaşılır hale getirebilecek bir yazılım sağlamak gerekmiş. Sonrası, samanlıkta iğne aramaya benzer bir hikaye.

Uzun hatta destansı bir çalışmanın ardından 2002’nin Şubat ayında Jeff Baird, 16 Eylül- 21 Ekim arasında kullanılmış olaın bantta aşağıdaki mesaja ulaşmış.
sef2.jpg

Aslında Yazıda eksik olan ifadeyi kazanbilmek için yine bilgisayara ait referanslardan doğan, ASCII estetiğinde zarif bir çözüm. Microsoft AOL vasıtasıyla “emoticon”ların sarı ve zıplayan türlerini başımıza musallat edene kadar da öyle kalmış. Şu anda MSN için çeşitli markaların pazarlama imgelerini taşıyan tema-paketleri indirebiliyor ve “ASCII emoticon”larıyla tetiklenen bir sürü hoplayan zıplayan animasyona sahip olabiliyorsunuz. Biliyorum çünkü bir marka için bir paket te ben yaptım.
03.jpg
Bilgisayarların sorunu aslında son derece durağan olmaları. Bilişim endüstrisi sıradan insana bilgisayarda bir şeyler oluyormuş, bilgisayarda kendisi bir şeylerin olmasını sağlıyormuş hissini yaşatabilmek için gerçekten sıkı çalışıyor. Ve malesef bizler halen evrimin “renkli ve hareket eden şeylere karşı çoşku duyanlar” basamağında duruyoruz.

:-)
:-)
:-)
:-)

1 comment August 30th, 2007

Günde bir tane – 027

mermi.jpg

August 27th, 2007

Hadi gel köyümüze geri dönelim

cowparade.jpg

Bunu Yasemin gönderdi. Cow Parade bu aralar gündemde, çoğunlukla da halkın sanattan anlamayıp bu eserlere zarar verdiğinden bahsediliyor. Halbuki yukarıda görüldüğü gibi beraber yaşamak mümkün.

5 comments August 21st, 2007

Büyükbaba: Ahmet Suavi Baran

01baran.jpg

Büyükbabamın evinde bulduğum 50 senelik fotoğraf makinesi ve bir sürü fotoğrafın ardından çeşitli büyükbaba fotoğrafları peşine düştüm. Kolleksiyonun ilk parçası Baran Baran’dan geldi. Bitmeyen enerjisi ve olmadık şeye ilgi alakası, yeteneğiyle Baran’ı uzaylı sanıyordum ancak kendisinin dünyalı olduğuna uzaydaki köklerinin büyükbabasına dayandığına kanaat getirdim. Neredeyse iki ay süren bir çalışmanın ardından elde ettiğim fotoğrafları ve Baran ile babasının ekine düştüğü notu sizlere sunuyorum.

“1930’ların başları.
Ahmet Suavi Baran, Kırıkkale Askeri Sanayi Lisesi’nde öğrenci.

Yazları Gönen’e gidiyor. Gönen Çayı’nda yelkenli filan yaparken, hızını alamayıp, hem denizde hem karada giden bir “Yüzen Bisiklet” yapıyor… O zamanın teknik dergilerinde haber oluyor bu buluş.

Okul bitince Deniz eğitimi için Gölcük’e gidiyor Suavi… 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nda “Upgrade” ettiği yeni bisikletiyle Gölcük’ten İzmit’te denizden gidiyor (10 mil), karadan dönüyor müthiş buluşuyla…

Bu arada, “Giderken yanıma su almamışım, çok susadım!” diyor… Sınıf subayından, “Tehlikeli İşler” yaptığı gerekçesiyle 3 gün ceza alıyor bi güzel… Hikayeyi anlatırken bazı yerleri hatırlayamadığında “Benim internet yavaş çalışıyo bugün” diyor…

Neyse ki fotografla çok ilgili kendisi…”

Baran-02.jpg

Elinizdeki büyük baba fotoğrafları için bizimle temasa geçin .

2 comments August 16th, 2007

Conrad’ın danseden dişleri

Hasta kişilik Terry Gilliam’ın şizofreni seviyesi hiç düşmeyen son filmi “Tideland”i hiç beğenmedim. Ama Monty Python zamanında yaptığı bu işi gerçekten çok naif ve komik.

1 comment August 12th, 2007

Salvador Ferrando Peris

Students_High-School.jpg

2006 senesinde Erasmus bursuyla Türkiye’ye geldiğinde, ülkemizdeki neredeyse her dört duvarın birinde portreleriyle yer alan aynı adam Salvador’un dikkatini çekmiş. Böylece 100’e yakın kareden oluşan harika bir seri çıkmış ortaya. Gizem sayesinde tanıdığım Salvador’la bu kış İstanbul’a yerleşmeyi düşündüğü için bir kaç gündür yazışıyorduk. Bu sabah Radikal Cumartesi ekinde kendisine tam sayfa ayrıldığını görünce ben de şaşırdım. “Türkçe” olan şeyleri fotoğraflama derdinde biri olarak bu konuyu nasıl ıskaladığımı görünce hayıflanmadım desem yalan olur.

Koftecisi.jpg
Butchery.jpg
Hairdressers.jpg

Radikal gazetesinden Pınar Öğünç Salvador’un kendi işleriyle ilgili sözleri şu şekilde çevirmiş:
“Bu proje Mustafa Kemal Atatürk’ün temsillerinin tipolojisi olduğu kadar, Türkiye toplumunun da bir tipolojisi olma hedefini taşıyor. Atatürk burada bazen devrim, bazen ilerleme, bazen değişim, bazen eşitlik, bazen sağduyu, bazen milliyetçilik, bazen demokrasiyle eşanlamlı sayılıyor. Bu neredeyse siyasi bir projeyi de geçmiş durumda. Türkiye insanlarını, belleğini ve günlük hayatı belirleyen bir şey aynı zamanda…
…Öte yandan resimleri, heykelleri el değiştiren ticari bir ürün. İnsanların ona olan sevgileriyle ticari hevesleri arasındaki çizgiyi çekmek bazen zor. Her ikonun başına geldiği gibi bu bolluk Atatürk’ün ideolojisinin farklı farklı şekillerde üretilmekten ve dolayısıyla esnetilmekten mustarip olduğunu gösteriyor da olabilir. Atatürk’ün siyasi bir figür olarak Türkiyeli her insanın hayatı üzerinde inanılmaz bir etkisi olduğu konusunda hiçbir şüphem olmasa da, zaman zaman esrarlı bir biçimde, her mekan ve her insanın ayrı bir Atatürk’ü olduğunu, pek çok Atatürk’lerin her gün yeniden üretilmekte olduklarını düşünüyorum”

Ülkemize göç etme hevesindeki bu beyni muhabbetle karşılıyor, işlerinin yanı sıra fiyakalı ismiyle de kısa zamanda başarılı olacağına inanıyorum.

Bu seriye ait daha fazla fotoğrafı Fotoröportaj.org üzerinden görebilirsiniz.

3 comments August 12th, 2007

Henry Rollins’i seviyorum

Gençliğimizin punk idolu Henry Rollins bir süredir sivri diliyle ülke ülke dolaşıp insanları, içlerindeki öfkeyi etraflarındaki olumsuzluklara yönlendirmeye ikna etmek için çalışıyor. Üstteki video Rollins’in İsrail’de yaptığı müthiş bir konuşma, dokuz buçuk dakika ve ingilizce. İsraillilerin de hassasiyetleri olduğunu teslim ederek, şartlar ve gerçekler ne olursa olsun gençlerin kendi zamanlarında barışı sağlamalarının elzem olduğunu çok ince biçimde ifade eden bu öfkeli adama hayranlığım bir kere daha arttı.

1 comment August 11th, 2007

Devletin dondurması ve ambalajların geleceği

ambalaj patlaması

Bugünkü New York Times’da Onur’un dünkü “Devletin dondurması” yazısında değindiği bi takım unsurları inceleyen bir makale yayınlanmış. Söz konusu yazı esasında kapitalist bir piyasa ile devletçi bir sistem arasındaki paradigma farkını da açıkça gösteriyor. Amerikalı pazarlamacılar der ki internetin şahikasını yaşadığı, televizyon kanallarının binleri geçtiği günümüzde artık marka vaadlerinin tradisyonel kanallarla -ilanlar tv reklamları vs.- izleyicilere ulaşıp ulaşmadığını ölçmenin etkili bir yolu yok, dolayısıyla ürünlerin kendilerinin market raflarından tüketiciye “beni al beni al!” diye bağırması gerekmekte.

Tabi bu cins bir ambalaj silahlanma yarışı bize de görsel kirlilik, kafa karışıklığı ve kaos olarak yansıyabiliyor. Her silahlanma yarışında olduğu gibi burada da bir markanın sahip olduğu avantajı kısa sürede taklit eden, ve hatta bir adım öne geçen diğer markalar arasındaki rekabet, evrimsel sürece roket yakıtı etkisi yapıp pek yakında bir çok bilimkurgu kavramla cebelleş olmamıza sebep verebilir. Hatta şimdiden gayet acaip ambalajlar üretilmiş durumda, mesela Coors biraları uygun sıcaklıkta renk değiştirip “beni alabilirsiniz” sinyali veriyor. “Minority Report” filmindeki akıllı reklam panolarının süpermarket ürünlerine uygulandığını, daha önce aldığım Ezine Keçi Peynirinin beni veritabanı taraması neticesinde tanıyıp her markete gittiğimde uzaktan “Boran Bey, beni al, beni al, beni yi!!!” diye bağırdığını duyar gibi olup ürperiyorum.

August 11th, 2007

Devletin dondurması

dondurma.jpg

Geçen gün markette bir derin dondurucunun en alt rafında, bir köşede Atatürk Orman Çiftliği dondurması buldum. Ankara’nın geçmiş sosyal yaşantısında Atatürk Orman Çifliği Dondurmasının yeri başkadır. Bilenler bilir. Hemen bir kutu aldım. Mutfak tezgahının başında dibine kadar ağzıma soktuğum bir kaşıkla pakete bakarken dikkatimi bir şey çekti. Bu dondurma tadını sütten gelen doğal lezzetten almıyordu. Beyaz ötesi değildi. Aşkım için üretilmemişti ve üstelik kızgın kumlar ya da serin sularla da uzak yakın bir alakası yoktu. Paketin üzerinde sadece “DONDURMA” yazıyordu. Yediğim şey beni özgürleştirmiyordu, düşük kalorili değildi, çocuğuma güvenle yedirme sorumluluğum yoktu. Elimde deterjanların sadece deterjan olduğu, diş taşlarının dişlerimizi henüz dökmediği, yağların doğala özdeş olmadığı zamanlardan kalma bir kutu taşıdığımı hissettim. Böylesine tüketimin ayrı bir tadı, ayrı bir hafifliği olduğunu söylemeliyim. Devlet’in dondurmasıydı bu elimde tuttuğum. Markette buzdolabının başında acaba hangisini seçsem diye kıvranmam gerekmiyordu. “Al sana dondurma” diyordu devlet. İster ye, ister yeme. Sadece dondurma.

1 comment August 10th, 2007

Previous Posts


Takvim

August 2007
M T W T F S S
« Jul   Sep »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

Aylara göre haberler

Kategorilere Eklenenler