Posts filed under 'Fikir'

Gösteri Sanatı

Sothebys’de bir müzayede. Bir anda alarmlar ötmeye başlıyor, sanatseverler, koleksiyoncular şaşkınlık ve kaygı içerisinde birbirine bakıyor. Arkadan duyulan çığlıklar herkesi irkiltiyor, bir saldırı, bir soygun, teröristler!!!… Ancak anlıyoruz ki sanat müzayedesini ‘zenginlerin orjisi’ diye niteleyen bir grup genç protesto gösterisi yapmaktadır. Herkesin içi rahatlamıştır, bu beyaz çocuklar ‘bizden’dir. Kameralar çıkar, tweetler atılır, çocuklar alkışlar eşliğinde salondan çıkartılırken, ortamın neşesini arttıran bu hoş değişiklik sayesinde herkes birbiriyle yakınlaşmış, akşam konuşacak mevzu bulunmuştur. Herşey kaldığı yerden, belki de daha eğlenceli bir tonda devam ederken kapitalizm, elbette ki, yine galip gelmiştir.

Burak Arıkan‘dan geldi.

February 18th, 2011

Sağlam kafa

b210062750

2010 Vancouver Kış Olimpiyatları’nın sevimli maskotları, deniz ayısı Miga, kocaayak Quatchi, dağların ruhu Sumi ve çocukların yakın dostu ayı Pedo!  Hepsi de bu yılki organizasyonun kavramsal altyapısına uygun, spor sevgisini çocuklara erken yaşta kazandırmaya, sportmenlik ruhunu genç zihinlere anlayabilecekleri biçimde sokmaya yönelik pazarlama araçları.

…Da aslında bu tabloda bir işler dönüyor.  Resmin sağında ayakta duran kahverengi ayıcık “Pedo” aslında internet çöplüğünün en karanlık dehlizlerinden anonim paylaşım ağı ‘4Chan‘dan türemiş (onlar da taklit ettikleri orijinal Japon sitesi ‘2Chan’dan apartmışlar)  bir alt kültür fenomeni, bir ‘mem’.  Pedofili karşıtı bir Japon kampanyasının maskotu olan ‘Safety Bear’in bastardize edilip, çeşitli kontekstlerde sapık çağrışımlar yaratmakta kullanılan bir versiyonu da denebilir.

pedobear_pipe

Bir hacker yuvası olan ‘4Chan’in kullanıcıları Pedobear’i monte ederek, normalde etik açıdan sorunsuz gözüken imajlara tehlikeli erotik imalar ekliyorlar. Bunun sebebi de sanırım özellikle internet üzerinde ifade özgürlüğü ve gizliliğin kısıtlanmasının temel aracı olarak pedofilinin kullanılıyor olması.  Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor.  Olayın geldiği en inanılmaz nokta, Polonya’nın muteber gazetelerinden Olsztynska‘da, -muhtemelen bir google’da arama kazası sonucu- bu alttaki resmin yayınlanıp, Pedo’nun olimpik maskot olarak resmiyet kazanması.

bear_1573909c

“Gowno..!”

Neyse aslında burada paylaşmak istediğim tam olarak bu internet, sansür, monte, yazılı basın internete karşı vs. mevzuları değil. Daha güzeli aslında Pedobear’in o yukarıdaki spor ikonografisine cuk oturduğunu düşünmem.

Spor bize, ezelden beridir insani gelişmenin şahikası, beden ve ruh terbiyesinin en muazzam noktası, bireyin idealizasyonun tepesine erdiği o zirve olarak öğretilmiş, belletilmiştir.  Biz de bu olguyu neredeyse hiç sorgulamadan kabul eder, sporcuları baştacı eyler, göklere çıkarırız.  Sadece mevcutlar değil, emekli sporcular da ekseriyetle toplumda saygın bir yer edinir, televizyon şahsiyeti, işadamı, milletvekili ve hatta imparator olur.

Tiger-Woods-R

Başarısını gizlice seks’e tahvil ediyordu.

Mesela Tiger Woods’u ele alalım: kendisi, dünyanın en elitist ve hatta ırkçı sporlarından golf’ün ilk siyah şampiyonu olması sebebiyle, sanırım son 10 yılda en çok idealize edilen sporcuların başında gelir(di).  Keskin zekası, müthiş yeteneği ve sempatik kişiliği ile sahip olduğu milyar dolarlık serveti, güzel karısını ve kusursuz görünen hayatını hakettiği konusunda herkes hemfikirdi. O ideal bir insandı: ghettolarda yaşayan siyah gençlerin gangsterler ve crack satıcıları yerine örnek alması gereken rol modeli.

Sonra bir kavga sonrası yaptığı trafik kazası (bir nevi Susurluk) ile tüm bu tablo altüst oldu.  Woods, eşini aldatıyor, evliliği çatırdıyordu.  Hatta daha da korkuncu Woods aslında seks bağımlısı bir hastaydı.  Libidosu kontrolden çıkmış, yüzlerce kadınla yatmakla kalmamış, her önüne geleni taciz eder bir hale gelmişti.  Derhal tüm sponsorluk anlaşmaları iptal edildi, hakkında yüzlerce kötü haber yapıldı, unutulmuş tanıklar bulundu, kitaplar yayınlandı.

Daha ekstrem bir örnek ise, zamanında Amerika’da, sempatik ve nüktedan halleri ve ZAZ filmlerinde oynadığı sarsak karakterlerle tanınan milyonların sevgilisi yıldız Amerikan futbolu oyuncusu OJ Simpson’un, eski karısı ve onun müstakbel sevgilisini, tahayyüle sığabilecek en vahşi ve kanlı biçimde öldürmekten yakalandığı, ancak dünyanın gelmiş geçmiş en pahalı avukat ekibi (şu anda TV yıldızı olan Kim Kardashian’ın babası Robert Kardashian önderliğinde) , ve o ekibin polis ve savcılığa yönelttiği, basın destekli ırkçılık karşı-suçlamaları (maktüllerin ikisi de beyaz, Simpson siyahtı) sayesinde yırttığı tarihi vak’adır.

pahali_futbolcu_3

Gökdeniz Karadeniz ahlaki açıdan gri sahalarda.

Ahlaki çöküntüde olmak için illaki seri katilliğe bulaşmaya gerek yok elbette.  İtalyan ligini 2 sene önce altüst eden ve en büyük takımların küme düşürülmesi ile (ve sonra babacan biçimde affedilmeleriyle) sonuçlanan skandal, memlekette Daum’un kokain, Gökdeniz’in bahis, Colin Kazım’ın hızla derdest edilmesini sağlayan şike, Ersun Yanal’ın teşvik primi, Hakan Şükür’ün tarikat; tamam hadi profesyonel sporları geçelim ne de olsa daha ziyade para ilişkilerinin odağı kitlesel şov ürünüdürler, ex milli gururumuz Süreyya Ayhan’ın ve güreş milli takımımızın, olimpik rekortmen Ben Johnson’dan Phelps’e, rahmetli Griffith Joyner’e doping iddiaları, meşhur İngiliz kürek takımlarında ırkçılık, milli takım kaptanlarının grup seks, kumar mevzuları, adam vurdurtmalar, müsabakalarda kadın kategorisinde yarışan erkekler, alkollü yakalanan Formula 1 pilotları, eski kokainmanlar, mevcut kokainmanlar…  Başka bir yerde, dalda ve şekilde olsa kellelerin uçacağı durumlar, ufak bir kabahat işlemiş bir çocuğa yalandan ceza verir gibi; hatta aynı krize giren Amerikan bankalarının batmaya bırakılamadığı gibi (‘too big to fail’ felsefesi) geçiştirilir, biz de önümüzdeki maçlara bakarız.

Sanırım bir annenin yerlere göklere sığdıramadığı çocuklarının kusurlarını görmezden gelmesi gibi, biz de bir toplu sanrı geçirir halde, insanlık durumunun etik açıdan neredeyse en kokusu çıkmış kolu olan spor endüstrisinin boktanlığını gözardı ediyoruz.  Daha küçük yaşta, kazanmanın tek seçenek olduğu, ve rakipleri yenmenin tek asil ve etik amaç olduğu fikriyle beyinleri yıkanmış;  kız ya da erkek olsun, testosteronla hem kasları hem egoları şişirilmiş; para ve iktidar ile gerdeğe sokulmuş çocukların, o para ve iktidar sahiplerinin elinde, eğlence endüstrisi emtiasına tahvil edildiği bir sistemden zaten niçin zeki, çevik ve ahlaklı ideal bireyi tarif etmesini bekliyoruz? Olimpiyatları niçin desteklemeliyiz, çocuklara spor sevgisini niçin aşılamalıyız ki? Hırslı, rekabetçi, özel hayatının derinliklerinde karısını döven, aldatan, istatistiksel olarak asla yakalayamayacağı belli en yıldız sporcularla şahsını kıyasladığında kendini gerçekleştirememiş -ve amerikan spor filmlerindeki ideal biçimde gerçekleştirmesi de mümkün olmayan- egosu yüzünden aşağılık kompleksi sahibi, velhasıl komplekslerini uyuşturucu, alkol, kumar batağında unutmaya çabalayan insanlara çok mu ihtiyacımız var?

Ben şahsen çocuğum olursa spora değil gitar dersine göndermeyi tercih ederim, en azından bir müzisyenden beklenebileceği üzere esrar ve kokaini ikiyüzlü ahlaki standartlara maruz kalmadan tüketebilir, seks alemlerine gocunmadan dalabilir, kendini mahvederek tarihe geçebilir. En önemlisi bunları kendine dürüst biçimde rahat bir vicdanla yapabilir.

b210062750

11 comments February 23rd, 2010

Charles Darwin’le 200. yılımız

Bilimde son yüzyıllardaki en önemli çığırı açan Charles Darwin’in 200. doğumgünü bugün. Binlerce yıllık teleolojik ve teolojik bakış açısının hegemonyasını sallayacak fikirleri dile getiren bu adam heralde dünya üzerinde en yanlış anlaşılan, tanınan adamlardan da biri olma sıfatını koruyor.

Günümüzde evrim konusundan zerre anlamayanların “ehe ehe maymundan gelenler düşünsün”, ya da “Allah’a şirk koşuyollar” tadındaki naif yorumlarının yanısıra kendi döneminde de bilimadamlarından ilk etapta fazla destek görmediği bilinmekte. Kendisi gibi evrimin önemli fikir babalarından olan A. R. Wallace yazdığı bir mektupta kendisine, “birçok zeki insanın kendi kendine işleyen ve yaşam için gerekli olan “Doğal Seleksiyon”‘u tam hatta hiç anlayamamalarına o denli tekrar tekrar şaşırıyorum ki, sanırım terimin kendisi ve sizin onu anlatışınız ne kadar açık ve güzel olsa da doğa tarihçilerinin genelini etkilemeye yeterli olmadığına kanaat getiriyorum.” demiş.

Bugün evrim sürecinin bireysel organizmalardan, ekosistemlere kadar evrenin işleyişindeki asli ilkelerinden biri olduğu ve canlıların hayatı ile ilgili insanların bulduğu en güçlü açıklama olduğu kabul edilmekte, ne kadar yol katedilmiş. Gerçi Amerika’da ve İngiltere’de buna inanmayanlar hala çok büyük bir kesim ama olacak o kadar daha önümüzde nice 200 seneler var.

Kendisini tekrar saygıyla selamlarken, belki bugün bu konuda birşeyler okumak isteyen olur diye, Scientific American’ın hala yanlış anlaşılan şeylerle ilgili bu yazısını, kendisiyle yapılan bu sahte-röportajı (çeşitli kaynaklardan yararlanarak tabiki), Evrimsel düşünce tarihini ve bu Wired makalesini Londra’da Royal Academy’de yeralan ve Wallace ve Darwin’in bulgularını ilk kez açıkladıkları odada çektiğimiz fotoğraf ile beraber paylaşıyorum.

1 comment February 12th, 2009

Ata’ya saygı, You Tube yasağı ve OTO-SANSÜR

Benzinci'de satılan Atatürk Baskılı Kravatlar

Benzinci'de satılan Atatürk Baskılı Kravatlar

Renkli maymunların üzerine asılmış Atatürk baskılı karavatlar. Nerede bu devlet!? Yasaları uygulayacak kimse yok mu!? Ulu Önder’e yapılacak daha büyük bir hakaret var mı!? Suretini kravata basmışlar 3 kuruşa satıyorlar. Olacak iş değil. biri yetkililere haber versin!

Garip bir ülke ama bildik bir yöntem. Bazı konulardan bahsetmeyeceksin. Bazı güçleri sorgulamayacaksın. Aydınsan, sanatçıysan ya da en kötü düşünebilen bir insansan, Atatürk adını desturla anacaksın. Kutsal değerlerimiz, cumhuriyetin temelleri uğruna iletişim hakkından vaz geçeceksin. Üç beş yabancının arasında bulunduğunda totaliter bir rejime boyun eğen bir koyun olduğunu kabul edeceksin. Bunlar önemli. Eğer bu kurallara uyarsan Çin malı bezden maymunların arasına Atatürk baskılı kravatları sıkıştırır işini büyütürsün. Sen yeter ki saygıda kusur etme.

Türkiye’yi anlamaya çalışırken ilkokulda bize neler öğrettiklerini hatırlamaya çalışıyorum. Nasıl bir sistem yüklediler acaba, beynimizin hangi merkezlerine hangi felsefeyi gizlediler? Her sabah and içtik… Bayramlarda bağırarak şiir okuduk… Bu makbul bir şeydi mesela. Marşta, şiirde bağıracaktın. Törenlerde en çok bağırana pirim vardı. Sesim gür çıktığında Türklük gururum kabarırdı.

Sevdiğim bir Türkçe öğretmeni derse gelmeden önce, sadece espiri olsun diye tahtada “Ders:” bölümüne “Kürtçe” yazmıştım. Politik bir tavrım yoktu, hatta salakça ama Kürtçe’nin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Türk’ün “T”sini “K” yapınca komik duyuluyordu, hepsi bu. Öğretmene kendim gösterdim tahtada yazanı, “Bak ne komik yaptım değil mi?” diye. Adam resmen irkildi, “Onur başımızı derde sokarsın. Haydi kalkta sil şunu dedi.” Her hangi bir kızgınlık yoktu ama öylesine gerilmişti ki yanlış bir halt yediğimi anlamıştım.

Kim bilir bunun gibi kaç olayda ince ince korku nakşedildi kişiliğime. Evin kütüphanesinde Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabının kapağı kafamı karıştırırdı. (Bu kapakta bir er uniformasının yanında kendi boyunda bir çivit kalem durur, üstte Sakıncalı Piyade yazardı.) İçindekiler hakkında hiç bir fikrim olmasa da mesafeli hissederdim bu kapağa. Sonra… Ne bileyim, Marksizim kelimesini kullanacağım bir cümlem olmadı hiç o yaşlarda ama eğer olsaydı kullanmadan önce bir kere daha düşünürdüm. Bu tip bir sürü hatıra çıkarmak mümkün.

Geleneklerin iyi olduğu, örf ve adetlerimize sahip çıkmamız gerektiği öğretildi bize. Milli eğitimin temel öğretilerinden bir tanesinin bu olduğunu şimdilerde açıkça görüyorum. Bu öğreti olmasaydı muhtemelen ülkede bu gün süren düzen mümkün olmayacaktı. Örfüne adetine sahip çık, büyüklerini say, küçüklerini sev, ülken için öl. Fazla konuşma.

Devlet bizde bir tür aile büyüğü gibi. Ondan korkman gerek. Densizlik, terbiyesizlik edersen devlet gelir çeker kulağını. Bak YouTube’a. Atatürk’e dil uzattı, bir günde kestiler sesini.

HADİ CANIM!!! Kimin umurunda Atatürk. Yasaklayan mercilerin Atatürk adına hislendiğini hiç sanmıyorum. Hem de hiç. Mevcut yönetimimiz ülkenin matrixini öyle güzel çözmüş, öyle güzel kullanıyor ki. Nasıl mı? Mesela böyle bir yasağı sadece Atatürk’ün ardına sığınarak getirebileceklerini çözmüşler. Bir yasak koyacaksan Ata’dan alacaksın desteği bak kimsenin sesi çıkıyor mu?

Olacak iş değil. Peki işin aslı ne? Yapılacak en büyük hata bu düşünce kesmini aptal ve cahil kabul etmek. YouTube bir metodun bir adımı. Yeni bir şey değil, bildiğimiz yöntem. İçimize bir korku sindirmek. “YouTube’u kapadım seni bin kere kaparım” demek. “Konuşmadan önce bir kere daha düşüneceksin” demek. “70 Milyon nufuslu bir ülkede tek tek herkesin dediğini kontrol edemem, bu baskı sistemi geçen yüzyılda kaldı. Artık herkes kendi konuştuğunu ölçüp biçecek, ona göre laf edecek” demek.

Yasaklar kulaktan kulağa dolaşır. Fikirini yazan bir insan sözüne “Şimdi Etrafta’yı kapattıran kişi olmak istemiyorum ama…” diye başlar. Sonra bunu okuyanlar, konuşmadan önce “Aman mahkemelik olmayayım” demeyi öğrenirler. Bir enfeksiyon gibi yayılır bu tavır. Yasak işe yaramış, bir korku olarak gönüllerde yerini almış, sisteme hizmet etmektedir artık. Bu telefon dinlemeler, bu cinayetler, bu hapisler hepsi senin kendi kendine çeneni kapatman, şuraya buraya yazacak bir düşüncen varsa yazmaman, konuşmaktan korkman için. Bu metodda her vatandaş korkusunu komşusuna bulaştırmakla mesul. Böyle dönüyor OTO-SANSÜR çarkları. Aslında bu yazı bile bir yandan sistemi çözümlerken diğer yandan baskının varlığını onaylıyor. Sansüre hizmet ediyor.

İşte bu yüzden, korkuyu bulaştırmamak için, korkumu dile getirmeyecek kadarcık bir duruşa sahip olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu günden ve bu yazıdan itibaren, düşüncelerim için cezalandırılacağıma dair duyduğum endişeyi ve korkuyu hiç bir zaman dile getirmeyeceğim.

12 comments January 8th, 2009

10 Kasım

Her ne kadar ölümünden sonra ortaya çıkan Kemalizm/Atatürkçülük adlı katı modernist ideolojiyi anakronik bulsam, toplumdaki Atatürk histerisi ve “personality cult” durumundan rahatsız olsam da kişisel olarak kendisine pek çok şey borçlu olduğumuz insan Mustafa Kemal’e huzur içinde yat demek geldi içimden. Atatürkçülerin söylemeyi çok sevdiği gibi “bugün hayatta olsaydı”, onların umduğunun tam aksine dünyanın 70 yılda ne kadar değiştiğini görür ve heyecanlanır, o zamanki fikirlerinin kifayetsiz bürokratlar ve politikacılar tarafından dogmalaştırıldığını gördüğünde onlara kızar ve kurduğu ülkenin özgürlükler, insan hakları, bilim, eğitim, spor, kültürde 85 70 yılda bir arpa boyu yol katedemediğini farkettiğinde de çok üzülürdü diye düşünüyorum. Teşekkürler, huzur içinde yat.

16 comments November 10th, 2008

Değişim

null

Ve Obama seçildi. Aramızda “Obamacynicler”, “Obamaseptikler” var bunu biliyorum. Hele Ermeni, Kıbrıs ve Kürt Sorunu’ndan oluşan kendi fantastik evreninde yaşayan Türkiye’liler için belki de hiçbir şey ifade etmiyor ama senatörlüğe seçildiği 2005 yılından beri onu takip eden ve onun yeni nesil yöneticiliği ve geleceği simgelediğini düşünen benim gibiler için bugün çok önemli ve ilham verici bir gün.

Birgün ayakların baş olabileceğini bize gösteren Obama, gençliğinden beri grassroots aktivist hareket içinde olması nedeniyle, gerçekten de değişim isteyen Amerikan halkının içinden çıkmış bir karakter. Her ne kadar Amerika gibi 400 milyon kişinin hayatta kalmaya çalıştığı ve sayısız güç odağının egemen olmak için mücadele ettiği kaotik ve kompleks yapıların bir kafadan yönetilebileceğini zanneden sosyolojinin s’sinden politikanın p’sinden anlamayan insanlar yeni komplo teorileri üretecek olsa da Amerikan toplumu istediği değişime yine kendi içinden çıkardığı bir karakterle ulaşmaya çalışıyor.

Bu tip insanları “Amerika’nın politikası belli usta, devlet politikası değişmez, Amerika’yı CIA yönetiyor” ahkamını keserkenki eminliklerinden tanıyabilirsiniz. Kısır hayal güçlerinin esiri olmuş bu insanlar bu tip hareketlere hep burun kıvırır ve altında birşey arar. Bir sene önce de “Amerika’da zenci hayatta başkan olamaz aga” diyorlardı hatırlayın, ama 85 milyon dolar seçim yardımını bir kenara itip, “bu elimizi lobilere bağlar bu kampanyayı biz kendi paramızla yapacağız” diyen bu adam bizlere bir amaç uğruna birlik olmuş insanların karşısında hiçbir gücün duramayacağını yeniden hatırlattı.

Yürüttüğü inanılmaz seçim kampanyasının başarısı bize yıllardır sayısız kanun değişikliği teklifine imza atmış bu çalışkan politikacının, yönetişim adına neler yapabileceğini gösteriyor. Seçim sonrası “oyunu henüz kazanamadığım insanları da dinleyeceğim hem de en zıt fikirleri söyledikleri anlarda en çok” diyen bu adam gelecek yüzyılın yönetim tarzını simgeleyen ilk büyük lider, eminim ki 21. yüzyılda bu vizyona sahip başka ülkeler de kendi liderlerini çıkaracak. Sosyal evrim günümüz dünyasında bunu gerektiriyor. Global dünyayı ve bunun getirdiği yeni sorunları kavramış, ülkesinin çıkarlarını dünyanın çıkarlarıyla beraber gören, adil, dürüst ve insancıl liderler.

Bunu ilk başaran ülkenin Amerika olması çok doğal. İsterdim ki sağdan soldan duyduğu “Emperyalizme hayır” ile Amerikan karşıtlığı yapıp kendini tatmin eden gençler bugünün önemini idrak edebilseydi ve bir çok hatasına ve günahına rağmen, özgür düşüncenin hüküm sürdüğü Amerika’nın olanca borcuna ve batmış ekonomisine rağmen neden hala dünyanın lideri konumunda olduğunu anlasalardı. O zaman belki bizim de gelecek için biraz umudumuz olurdu.

Jack Rose & The Black Twigs – Revolt

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

11 comments November 5th, 2008

Obama ve kültürel tüketim

Başkanlık seçim yarışının startı verildi, Obama’nın kazanmasını umuyoruz, “kazansa da birşey değişmezcilerden” değiliz, ufak nüansların bile çok önemli sonuçları olan birbirine bağlı bir dünyada McCain gibi Vietnam gazisi bir silah fetişisti yerine, gülmesini ve adam gibi konuşmasını bilen sakin bir Obama’yı tabiki tercih ediyoruz.

Bununla birlikte Obama’nın anketlerde gerilemesi söz konusu, bununla ilgili geçen gün (friendfeedde bir çözümleme yazdım. Malesef Amerikan medya punditleri (bizim köşe yazarları işte) Obamayla cicim ayını bitirdi. Obama popkültür ve magazin arasına sıkıştı, tişörtleri Che tişörtleri gibi satılıyor, “Yes, we can” ve “Change” gerçek anlamından koparıldı ve varolan sistem tarafından içi boş sloganlara dönüştürüldü ve sonuç olarak gerçek politik gücünün yerine ona ikonik bir güç verildi. O artık değişimin, umudun, güzel günlerin, barışın ikonu, ama tişörtlerde, posterlerde, pop ve rock sanatçılarının konserlerinde. Kısacası o da MTV jenerasyonuna satılan bir pop idolü haline geldi.

Sistemin alternatif olanı içine alma süresi bir hayli kısaldı, kısa bir süre önce Banksy’ye de olduğu gibi, Obama’da 1-2 sene içinde sisteme meze edildi, zamanında aynı şey Baskın Oran’ın ezberbozma muhabbeti ile olmuş ve insanlara gına getirilmişti. Şimdi bütün akbaba Hollywood yıldızları ve popçuların heryerde Obama propagandası yapması da eminim Orta-Batı Amerika’da adamdan nefret edilmesini sağlıyordur. Umarım Amerikalılar gerçekten değişimi, değişme pahasına getirmeyi başarır, çünkü genelde değişim isteyenler kendilerinin de değişmeleri gerektiğini görünce vazgeçebiliyor..

3 comments August 27th, 2008

Pazar Sohbeti : Beyrut’lu kitapçı

Monocle‘da bugün izlediğim bir video röportajda (embedding olsa iyiydi) bir dönem Beyrut’un entelektüel merkezi olan Hamra‘lı bir kitapçının yorumları var. 90’ların sonuna doğru ülkeden entelektüellerin kaçmasıyla beraber işleri düşen kitapçı, yeni jenerasyonun kitapları unuttuğundan ve bütün gün telefonda ve laptoplarında karı-kız peşinde koştuklarından dem vuruyor. Beyrut’tan görüntülerle de bezenmiş bu kısa röportaj’daki kitapçının anlattıkları ve videonun sonundaki öpüp başa koyma anektodu da etkileyici.

İnternet’in bilgi paylaşımını kolaylaştırdığı ortada ama okumalar da gitgide yüzeyselleşiyor. Hatta internet kullanıcılarının büyük bir bölümü interneti bilgiye erişim için hiç mi hiç kullanmıyor. Gerçi bu insanların bir önceki jenerasyondaki versiyonlarının kitap okuyup okumadıkları da tartışılır. Bu bağlamda sadece okumaya yönelik metodsal bir değişim mi var, yoksa okuma oranı azalıyor/artıyor mu?

July 6th, 2008

Müzik endüstrisinin sonu

Calvin Kaneda Amerika’da iflas eden Tower Records’un terkedilmiş dükkanlarını fotoğraflamış. Terkedilmiş dükkanlar ve nesneleri görmek insanda hüzün uyandırsa da kitle satışı yapan Tower gibi firmaların batması bana çok da birşey hissettirmiyor açıkçası. Dünyadaki herşey gibi mesleklerin de bir yaşam döngüsü var işte, ah ah nerede o eski sepetçiler…

3 comments June 27th, 2008

Pazar Sohbeti

null

Birkaç gün önce okuduğum ilgi çekici bir NY Times haberi ve bugün Sabah’ın ekinde okuduğum benzer bir yazı üzerine sosyokültürel değişimin kentsel yapıya etkisi üzerine dikkat çekmek istiyorum bu sohbetimizde.

Uzun yol uçak çekilmez önyargısıyla hiç bulunamadığım New York’ta yaşamış olanların bilebileceği Florent adlı downtown restoranı kapanıyormuş. NY Times, New York arka sokaklarında hayattan anektodlar bulunan bu müthiş makalede, Kamyoncuların, travestilerin, Calvin Klein gibi gay moda ikonlarının, Spike Lee ve merhum Roy Lichtenstein gibi sanatçıların bir arada yaşadığı bu mahalle restoranı NY’un değişmesiyle downtown kiraları ile başa çıkamaz ve yeni insanlarla uyum sağlayamaz hale gelmiş olduğundan dem vurulmuş.

I started seeing what I called the New People. And those were people in their 20s, so they were not born or not doing much when Florent had opened. And they were never part of an economy that wasn’t booming and about money and about “I want what I want now.”

Bugün Pazar Sabah’ta Ayşe Ferhangil’de Bebek ve Nişantaşı’nda yıllardır aynı kasaptan alışveriş yapan, aynı restoranlara giden, mahalle dondurmacısından alışveriş yapan insanların, semtlerini Bağdat Caddesi’nin vahşi yuppi ortamına döndüren yeni mekanlar ve trendlerden rahatsız olduğunu yazmış. Olasıdır, sonuçta ben de 90’lardan başlayarak Ortaköy sahilinin daha da beter bir lümpen kültüre teslim oluşunu kare kare yaşadım.

Bir başka alakasız postta, zamanında bir rave’e gitmiş birinin nu-rave denen şeyden hiç hazzetmeyeceğine bu müzik/moda hayat tarzının aynı emo gibi tamamen geçiçi bir “fad” olduğuna dikkat çekiyor. Fakat tabiki her dönemde kendini öncekilerden farklı konumlandırmak isteyecek genç egoların olacağını da biliyoruz. Peki acaba bu kimileri tarafından hazzedilmeyen ama kimilerinin de bayıla bayıla yaşadığı yeni oluşumları, yeni egoların kimlik oluşturma çabası olarak veya tüketim kültürünün paketlenmiş ürünleri olarak mı görüyoruz, yoksa bizler de “bizim zamanımızda böylemiydik, biz şöyleydik, şunu yapardık” diyen anne babalarımızın yerinde miyiz şu an? Sonuçta tarihin her döneminde süregelen kültür kendinden öncekini geliştirdiğini, kendinden sonra gelenden üstün olduğunu düşünüyorsa kültürleri objektif olarak karşılaştırmak mümkün mü, hangi değerler üzerinden? Ya da bütün bunlar boş işler mi. Tartışalım?

3 comments June 1st, 2008

Previous Posts


Takvim

September 2017
M T W T F S S
« Mar    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

Aylara göre haberler

Kategorilere Eklenenler