Ata’ya saygı, You Tube yasağı ve OTO-SANSÜR

Benzinci'de satılan Atatürk Baskılı Kravatlar

Benzinci'de satılan Atatürk Baskılı Kravatlar

Renkli maymunların üzerine asılmış Atatürk baskılı karavatlar. Nerede bu devlet!? Yasaları uygulayacak kimse yok mu!? Ulu Önder’e yapılacak daha büyük bir hakaret var mı!? Suretini kravata basmışlar 3 kuruşa satıyorlar. Olacak iş değil. biri yetkililere haber versin!

Garip bir ülke ama bildik bir yöntem. Bazı konulardan bahsetmeyeceksin. Bazı güçleri sorgulamayacaksın. Aydınsan, sanatçıysan ya da en kötü düşünebilen bir insansan, Atatürk adını desturla anacaksın. Kutsal değerlerimiz, cumhuriyetin temelleri uğruna iletişim hakkından vaz geçeceksin. Üç beş yabancının arasında bulunduğunda totaliter bir rejime boyun eğen bir koyun olduğunu kabul edeceksin. Bunlar önemli. Eğer bu kurallara uyarsan Çin malı bezden maymunların arasına Atatürk baskılı kravatları sıkıştırır işini büyütürsün. Sen yeter ki saygıda kusur etme.

Türkiye’yi anlamaya çalışırken ilkokulda bize neler öğrettiklerini hatırlamaya çalışıyorum. Nasıl bir sistem yüklediler acaba, beynimizin hangi merkezlerine hangi felsefeyi gizlediler? Her sabah and içtik… Bayramlarda bağırarak şiir okuduk… Bu makbul bir şeydi mesela. Marşta, şiirde bağıracaktın. Törenlerde en çok bağırana pirim vardı. Sesim gür çıktığında Türklük gururum kabarırdı.

Sevdiğim bir Türkçe öğretmeni derse gelmeden önce, sadece espiri olsun diye tahtada “Ders:” bölümüne “Kürtçe” yazmıştım. Politik bir tavrım yoktu, hatta salakça ama Kürtçe’nin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Türk’ün “T”sini “K” yapınca komik duyuluyordu, hepsi bu. Öğretmene kendim gösterdim tahtada yazanı, “Bak ne komik yaptım değil mi?” diye. Adam resmen irkildi, “Onur başımızı derde sokarsın. Haydi kalkta sil şunu dedi.” Her hangi bir kızgınlık yoktu ama öylesine gerilmişti ki yanlış bir halt yediğimi anlamıştım.

Kim bilir bunun gibi kaç olayda ince ince korku nakşedildi kişiliğime. Evin kütüphanesinde Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabının kapağı kafamı karıştırırdı. (Bu kapakta bir er uniformasının yanında kendi boyunda bir çivit kalem durur, üstte Sakıncalı Piyade yazardı.) İçindekiler hakkında hiç bir fikrim olmasa da mesafeli hissederdim bu kapağa. Sonra… Ne bileyim, Marksizim kelimesini kullanacağım bir cümlem olmadı hiç o yaşlarda ama eğer olsaydı kullanmadan önce bir kere daha düşünürdüm. Bu tip bir sürü hatıra çıkarmak mümkün.

Geleneklerin iyi olduğu, örf ve adetlerimize sahip çıkmamız gerektiği öğretildi bize. Milli eğitimin temel öğretilerinden bir tanesinin bu olduğunu şimdilerde açıkça görüyorum. Bu öğreti olmasaydı muhtemelen ülkede bu gün süren düzen mümkün olmayacaktı. Örfüne adetine sahip çık, büyüklerini say, küçüklerini sev, ülken için öl. Fazla konuşma.

Devlet bizde bir tür aile büyüğü gibi. Ondan korkman gerek. Densizlik, terbiyesizlik edersen devlet gelir çeker kulağını. Bak YouTube’a. Atatürk’e dil uzattı, bir günde kestiler sesini.

HADİ CANIM!!! Kimin umurunda Atatürk. Yasaklayan mercilerin Atatürk adına hislendiğini hiç sanmıyorum. Hem de hiç. Mevcut yönetimimiz ülkenin matrixini öyle güzel çözmüş, öyle güzel kullanıyor ki. Nasıl mı? Mesela böyle bir yasağı sadece Atatürk’ün ardına sığınarak getirebileceklerini çözmüşler. Bir yasak koyacaksan Ata’dan alacaksın desteği bak kimsenin sesi çıkıyor mu?

Olacak iş değil. Peki işin aslı ne? Yapılacak en büyük hata bu düşünce kesmini aptal ve cahil kabul etmek. YouTube bir metodun bir adımı. Yeni bir şey değil, bildiğimiz yöntem. İçimize bir korku sindirmek. “YouTube’u kapadım seni bin kere kaparım” demek. “Konuşmadan önce bir kere daha düşüneceksin” demek. “70 Milyon nufuslu bir ülkede tek tek herkesin dediğini kontrol edemem, bu baskı sistemi geçen yüzyılda kaldı. Artık herkes kendi konuştuğunu ölçüp biçecek, ona göre laf edecek” demek.

Yasaklar kulaktan kulağa dolaşır. Fikirini yazan bir insan sözüne “Şimdi Etrafta’yı kapattıran kişi olmak istemiyorum ama…” diye başlar. Sonra bunu okuyanlar, konuşmadan önce “Aman mahkemelik olmayayım” demeyi öğrenirler. Bir enfeksiyon gibi yayılır bu tavır. Yasak işe yaramış, bir korku olarak gönüllerde yerini almış, sisteme hizmet etmektedir artık. Bu telefon dinlemeler, bu cinayetler, bu hapisler hepsi senin kendi kendine çeneni kapatman, şuraya buraya yazacak bir düşüncen varsa yazmaman, konuşmaktan korkman için. Bu metodda her vatandaş korkusunu komşusuna bulaştırmakla mesul. Böyle dönüyor OTO-SANSÜR çarkları. Aslında bu yazı bile bir yandan sistemi çözümlerken diğer yandan baskının varlığını onaylıyor. Sansüre hizmet ediyor.

İşte bu yüzden, korkuyu bulaştırmamak için, korkumu dile getirmeyecek kadarcık bir duruşa sahip olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu günden ve bu yazıdan itibaren, düşüncelerim için cezalandırılacağıma dair duyduğum endişeyi ve korkuyu hiç bir zaman dile getirmeyeceğim.

12 comments January 8th, 2009

Comics 01 – BLACK FRIDAY (2007)

Bu güzide eserle başlayarak, hem yenilerden hem de eskilerden, üç boyutlu karakterler ve suya sabuna dokunan konular içeren bazı çizgi romanları dikkatinize sunacağım.

Black Friday, Avatar çıkışlı, yedi sayı sürmüş bir mini seri. Warren Ellis ve Juan Jose Ryp tarafından yaratılmış. Ve 11 Eylül, Irak savaşı gibi konuları içeriyor. Ben üzerinde konuşmaya başlarsam sürprizleri bozabilirim; o yüzden bay Ellis’in sıfır numaralı tanıtım sayısındaki sunuş metnini iletip gerisini seçtiğim karelere bırakayım. Yazıyı editledim, tam metnine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

http://www.avatarpress.com/2007/03/29/black-summer-warren-ellis-on-the-motives-behind-the-masks/


BLACK SUMMER is a superhero novel. Mostly.

William Christensen is a betting man, and a while back he made me three bets. He bet me I couldn’t get a new spin out of the zombie story. He bet me I couldn’t write a fantasy story. And he bet me I couldn’t get a new angle on the superhero story…

…I’ve always had a political take on superhero fiction, from the days of STORMWATCH and THE AUTHORITY. Comes of being a cranky Englishman who enjoys such Communist enterprises as national health care and more than two political parties. And, as almost no-one has failed to notice over the last year, posing political questions in superhero fiction has come back into vogue. So, in thinking about this, I had that on my side…

…If we invite or condone masked adventurers to fight crime outside the law, do we get to draw a line where they stop? Condoning their activity is much the same as giving them carte blanche to fight crime wherever they perceive it to be. This leads to a much bigger question than, say, asking if superhuman combatants in America should be registered with a Federal agency. In fact, it leads to this:

If a self-identified crimefighter lives in a country where a President can be said to have prosecuted an illegal war and therefore can be said to have killed a great many people in the enactment of his criminal enterprise… What does that masked man do?…

…That’s the question. What happens when a superhero’s pursuit of justice leads him to the inexorable conclusion that he must kill his President to save his country?…

…This is the freedom of doing a piece of superhero fiction outside the auspices of company ownership or the weight of continuity: the big questions can be asked in a very direct and brutal manner. In this world, masked adventurers on the run are not going to be pursued, tricked and trapped by their estranged colleagues. Every last one of them is going to be hunted by the combined forces of the US military structure. It is, to my mind, what would always happen — the streets of America would be secured by soldiers and gun emplacements and helicopters against the threat of the flying superhuman.

And for those who think I’m being anti-American, consider this: in Britain, we’d just have the SAS kill them in their beds. You people are young, and have not let learned how to do business.

So that’s the set-up: John Horus, most beloved of the original Seven Guns team of superhuman streetfighters, has killed the President of the United States for arranging an illegal war. He has a plan, and that plan is even more frightening. He has set himself up as the protector of America. And the authorities cannot take the chance that the other Guns are not involved. The country is now at war with its own heroes.

In a situation like that, there are no sides. Not any more. It’s about who survives and who doesn’t. It’s about whether the idea of America lives or dies.

 

It’s about where you draw the line.
–Warren Ellis

December 18th, 2008

Yunanistan yanıyor

Hayrola? Üzerine didişilecek yeni bir kayalık bulundu da bombaladık mı Yunanistan’ı? Nihayet birileri organize olup “kahveden adam toplayıp iki saatte aldı” mı orayı? Terörist saldırı mı olmuş, orman yangını mı; ne oluyor?

Haberiniz yoktur diye tahmin ediyorum, bugün olayların üçüncü günü ancak Türk basınında ufaktan yer bulabildi çünkü. ben de dün Yahoo haberlerinde gördüm. Üç günden bu yana Atina ve Thessaloniki başta olmak üzere çeşitli Yunan şehirlerinde isyan var. Atina bugün yatışmış görünüyor ancak Thessaloniki’de göstericiler halen polisle molotof kokteylleri kullanarak çarpışıyorlar. İktidardaki sağcı hükümete yönelik protesto ve gösteriler yakın zamanda sık rastlanıyor olsa da, bu şiddette bir ayaklanmanın onyıllardır görülmediği ifade ediliyor.

Ne oldu gerçekten? Yunan polisi 16 yaşında bir genci vurup öldürdü. Sebep bu. Garip geliyor değil mi?

Bakalım neler olmuş:

“ATİNA – Kendilerini “anarşist” ve “iktidar karşıtı” olarak tanımlayan grupların, Atina, Selanik, Yanya, Patra ile Girit adası başta olmak üzere birçok kentte yaptığı, yer yer polisle çatıştıkları protesto gösterilerinde, çok sayıda banka şubesi, işyeri, polis karakolu, kamu binası ve aracı ateşe vermelerinin ardından adeta savaş alanına dönen kentlerde bu sabah saatlerinde yaşam normale dönmeye başladı. Ancak Atina ile Selanik kent merkezlerindeki grupların bugün de gösteri yürüyüşleri yapmayı kararlaştırdığı açıklandı.”
NTV’den alıntıdır:
http://ntvmsnbc.com/news/468525.asp

“The shooting angered Greek youths, already resentful about a widening gap between rich and por. Violence at student rallies and fire bomb attacks by anarchists are common, especially in Athens’ Exarchia district where the boy was shot…. Ignoring government appeals for calm, leftist demonstrators and anarchists staged running battles with police after the teenager’s killing late on Saturday, which shocked the nation.
Two police officers have been charged over the shooting — one with murder and the other as an accomplice. A police statement said one officer fired three shots after their car was attacked by 30 youths in Exarchia.
A police official said the officer had described firing warning shots, but witnesses told TV he took aim at the boy, identified as 15-year-old Alexandros Grigoropoulos.
Violence spread across the country, as far as the northern city of Thessaloniki and the tourist islands of Crete and Corfu, leaving at least 34 injured. Police detained 20 in Athens.
On Sunday, protesters chanting “Cops, Pigs, Murderers” rained petrol bombs down on rows of Athens riot police, while helicopters hovered overhead and tear gas choked the city.
Scores of shops and more than a dozen banks were torched in the capital’s busiest commercial districts ahead of the busy Christmas period. The mayor of Athens postponed the launch of holiday festivities.”
Yahoo’dan alıntıdır:
http://news.yahoo.com/s/nm/20081208/ts_nm/us_greece_shooting;_ylt=AvlN0sm_GcXxWkXgvVPTW8R34T0D

Yapılanları onaylıyor muyum? Can kaybı olmadıkça karşı çıkmıyorum diyeyim. Bir şiddet eyleminin meşruyeti her zaman tartışmalıdır. Bu da enine boyuna tartışılır mutlaka.

Velakin, şunu düşünmeden edemiyorum. Halkın güvenliği ve eminiyetini gözetmeleri idealiyle oluşturulmuş kurumlar arasında “otoritemizi fazla zorlarsak bunlar olur” ile “ne kadar zorlarsak zorlayalım hiçbirşeycikler olmaz” diye düşünen arasında nasıl farklılıklar vardır? Bunlar günlük hayatımıza ve dahi geleceğimize nasıl etkiler yapmaktadırlar?

Düşünüyor insan ister istemez. Zaman zaman ne kadar istemese de, insan düşünmeye programlı çünkü. Elini ateşe soktuğunda geri çekmeyi nasıl refleks olarak gerçekleştiriyorsa, düşünme de böyle bir kendini koruma refleksi. Yanlış yönlendirilebiliyor, uyuşturulabiliniyor ama kör edilemiyor, göz ardı da edilemiyor.

Düşünelim o yüzden. Nasıl yaşadığımızı ve nasıl yaşayabileceğimizi düşünelim. Kafamızdaki kuram ve tanımların hepsini şöyle en baştan tek tek düşünelim. Bir ara da, sıra gelirse, Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde yapılan bütün olumlu düzenlemeleri tersine çeviren “vazife ve selahiyet” kanununu düşünelim.

Bir de, sadece bu sene, Türkiye’de polis kurşunlarıyla kaç kişinin öldüğünü düşünelim.

10 comments December 8th, 2008

Gıda’nın geleceği

Goremeyenler Ktunnel’le baksin bu linke

Küreselleşmenin gıda ve tarım sektörüne olan etkisini bir kaç iterasyon ileri götürüp bireylerin yaşamına ve topluma nasıl etki ettiğini anlatan bir video. İzometrik görünümü ve vektörleriyle video bence başarılı, bu kadar karmaşık bir konuyu birçok açıdan ele alışı ve anlatışı da olağanüstü ama esas bomba videoyu yaptıran kurumun MAFF, yani Japon Tarım, Ormancılık ve Balıkçılık bakanlığı olması. Zaten Obama’nın artık şömine sohbetlerini Youtube’dan yayınlayacağını da okumuştuk, sanırım birkaç seneye devlet kurumlarının hepsini youtube’da görücez. Neyse, konu nereden nereye geldi de aklıma gelmişken, geçen gün Youtube’un en büyük ikinci arama motoru olduğunu okudum, 9 yaşında hayattaki herşeyi youtube a yazıp videodan izleyen, hiç google ve text kullanmayan çocuklar varmış, gelecekte herşeyin video temelli olacağını yazıyorlar, bu da Google’ın en büyük hatası Youtube’u almaktı diyen miyoplara kapak olsun.

Enerjisi kalanlara

7 comments November 24th, 2008

Zibqin, Lubnan

2006 yılındaki İsrail – Hizbullah savaşında çoğu tahrip olan Güney Lübnan’daki Zibqin (Türkçe ismini bilen yazsın) kasabasından mülteci manzaraları. Ilk fotodaki “We are victorious” panosu ironik.

1 comment November 15th, 2008

Kombinezon #1

Özal’ in sahip olduğu liderlik özellikleri tamamen eşsiz bir doğaya sahipti ve uzun zamandır süregelen monotonluğun kalkmasını bekleyen Türk toplumu üzerinde bir çok açıdan etkili oldu. Kendisinin sahip olduğu iyimserlik Türkiye’nin kapalı bir toplum özelliği gösteren yapısının, gelişime açık ve ileriye dönük bir toplum yapısı haline gelmesine mümkün kıldı. Bu bile kendi başına bir milat oluşturmaya yeterliydi. Özal, hem ülke çoğunluğunu oluşturan orta tabaka ile hem de bürokrasiyi elinde tutan elit tabaka ile mücadele etti. Sahibi olduğu söylev yeteneği ve bunu uygulama becerisi onun reformlarını hem geniş kitlelerin onayı ve hem de daha çok modernizasyon yanlısı olan elit kısmın onayı ile reformlarını “tepeden inme” tabir edilen bir yolla hayata geçirdi. Dışarı da ise Özal’ın müzakere yetenekleri sayesinde Türkiye, uluslararası finansal çevrelerde kredisini arttırdı ve prestij kazandı. Diğer bir yönden onun liberal yapısı ülke içi ve dışındaki başarılarının anahtarıydı. Özetle, kendisinin sahip olduğu liderlik özellikleri, kendi reformlarını uygulayabilmesinde baş etmen olmuştur. Bu özellikler ılımlı, muhafazakar Türk toplumunun yolunu açmaya ve yıllardır iç piyasayı tekelinde bulunduran bazı çıkarcı iş çevrelerin önüne geçmesinde etkili olmuştur. Monoton hayatından memnun olan çoğunluk önceleri Özal’ın reformlarına tepki göstermişler dolayısıyla bu reformların hayata geçirilmesini daha da zorlaştırmışlardı. Her şeye rağmen Özal’ın kişilik özellikleriyle birleşen etkili liderliği yapacağı reformları yeterince kolaylaştırmıştı. Yapmış olduğumuz bu projenin sonunda görülecek olan Özal’ın başardıkları ile sahip olduğu liderlik özelliklerinin uyuşması ve Özal’ın Türk toplumu üzerine yarattığı etkidir. Buna ek olarak Özal’ın gençlerin, dünya politikasına cezp edilmesini sağlayacak bir lider modeli ortaya koyduğu gerçeği görülecektir.

tekst: cagdasozal.net

Kombinezon#1 nedir?
Bilgisayarımda bulduğum anlamsız imajların internette bulduğum anlamlı tekstler ile birleşmesinin birinci örneği. İsim anası Pınarslan bakınız yorumlar.

5 comments September 29th, 2008

İstanbul depremdir, deprem kalacak!”

2/5BZ mahlası ile maaruf büyükdedemiz Serhat Köksal’ın 2010 Kültür Başkenti mimini mash-upladığı gerilla projesi

4 comments July 12th, 2008

Baba bana beach alsana

Bugün aldığım ama sonradan bir senelik olduğunu farkettiğim bir haberde, geçenlerde 2 işçinin ölümüyle kapatılan Selah Tersanesi’nin sahibinin oğlunun bu sözlerle babasına Bodrum’da beach aldırdığı yazıyordu.

Yeditepe Üniversitesi’nde okuyan 20 yaşındaki Emirhan Selah’ın kendi sözleriyle :

“Üniversite yaz tatiline girdi. İstanbul’da yapacak bir şey kalmayınca ‘Tatil böyle geçmez’ diye düşünmeye başladım. Baktım ki canım çok sıkılıyor, babama ‘Bana beach al’ dedim. O da burayı açtı. İlk günlerde bu işte zorlanacağımı düşündüm. Ancak sandığım gibi olmadı. Tatil bitene kadar zamanımı burada geçireceğim. Para kazanmak gibi bir derdim de yok. Güzel kızlar etrafımı çeviriyor ve tatil çok güzel geçiyor’

Aynı babanın Tuzla’daki ölümlerden PKK sorumlu açıklamasını da anımsarsak, 70 yaşındaki Deniz Baykal‘ın dün açıkça ispat edilmiş olmasına rağmen, TV’de insanların gözünün içine baka baka “Telefonlar kapalı olsa dahi açıkmış gibi dinlenebiliyor. Dışardan, sizin farkına bile varmayacağınız şekilde cep telefonunuza bir mesaj yükleniyor. Siz, o cep telefonu kapalı olarak tutsanız dahi o cep telefonu bir mikrofon gibi o merkeze aynen intikal ettiriyor. Günün teknolojisi bu… ” demesini de herhalde normal karşılamak lazım. Yazık valla ya sizin yüzünüzden nerdeyse yeniden ahiret gününe inanmaya başlıycam.

2 comments June 4th, 2008


Takvim

July 2017
M T W T F S S
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Aylara göre haberler

Kategorilere Eklenenler