Pembe, kırmızı, sarı şirin şeyler?

w_robinson_red_ink_kinderblitz

w_robinson_recovery

w_robinson_las_amazonas

w_robinson_god

Walter Robinson tükettiğimiz ürünler üzerinden kimlikler yaratmamızla ilgili işler yapan bir sanatçı. Bunlardan çok yapıldı diyebilirsiniz, evet, ama ben hala Douglas Coupland‘ı da seve seve okuyanlardanım.

2 comments April 24th, 2009

Bardakçıbaba türbesi

Aslıgül Fulya’da yeşil demirlerle çevrili bir türbenin, hemen dibine dikiliveren “residence” – alışveriş merkezi ile birlikte nasıl dönüştüğünü yakalamış. Post-modernin böylesi…

9 comments October 26th, 2008

Bize huzur ancak mezarda

Ramazan Ayında, Kaybettiğiniz Yakınlarınıza Anılarına Yakışır Mezarlar Yaptırmak İster misiniz?
Bayi Ağına Sahip, Türkiye’nin Tek Profesyonel Mezar Firması : HUZUR MEZAR
Türkiye’nin Her Yerine Montaj, Kredi Kartına Taksit Seçenekleri
Başka Hiçbir Yerde Bulunmayan Mezar Modelleri…
Ankara İçin Mermer ve Traverten mezarlar 400 YTL’den, Granit Mezarlar 900 YTL’den başlayan fiyatlarla…

Posta kutuma düşen bu reklam metninin altında çeşitli mezarlara ait küçük fotoğraflar vardı. Özellikle başlığı beni benden aldı. Tüketim kültürünün bolluk geleneğine uygun olarak çoğul özneler ve yüklemler kullanmış metnin yazarı: “Yakınlarınıza mezarlar yaptırmak ister misiniz?” Aranızda anasına babasına, kardeşine, halasına, karısına, komşusuna külliyen mezar yaptırmak isteyen varsa, işte fırsat. Tam kapınızda.

Hiç vakit kaybetmeden bu postadaki bağcığı takip ederek Huzur Mezar‘ın sitesine girdim. Ana sayfa, ürünlerimiz ve iletişim şeklindeki menü çubuğuna, altta yer alan “Foto galeri” butonuna iştahla bastım. Tasarımlar sanıyorum şu masaların üzerine konulan kağıt mendil kutularından esinlenilmiş. Üzerlerine sayısız desen işlenmiş. Müşteri memnuniyetinden, bayilik sistemine, üstün teknik özelliklerden, uygun ödeme koşullarına kadar pazarlama jargonuna dair ne varsa hepsini bu sitede gördüm.

Buradan kültür, sanat ve sermaye ilişkileri üzerine eleştiriler yaparken aslında ölümün bile kapitalizmin bağrına bastığı bir alan olduğunu görünce irkildim.

5 comments September 19th, 2008

İnek sanatı, Ayı sanatı, Lale sanatı, Ayakkabı sanatı, Eşşeğinki sanatı.

Facebook’daki ‘Bomba Fonda Sakinleri’ grubunun bu blogun bir çok okuyucusu tarafından takip edildiğine eminim, üstteki imaj da oradan alınma.   Enstantane hakkında yorum yapan çoğu kimse ineğe binen beyefendinin köy kökenliliğini eleştirir açıdan yaklaşmış. Zaten daha önce benzer imajlar üzerine çevrede konuşulduğunda ya da Etrafta’da yayınladığında da okumuş insanların genel tepkisi halkın sanata saygısı, milletimin cahilliği filan seviyesinde tezahür ediyordu. 

Bugün Ulaş (bkz. alttaki fotoğraftaki parmağın sahibi), A City On Earth’de Zeynep’in konuyla ilgili (maalesef ingilizce) yazdığı, hislerime tercüman olan bir yazıyı gönderdi.  Zeynep de benim gibi bu eserlerin varoluşlarını nasıl meşrulaştırabildiğini anlamamış,  “Sırada g*t sanatı mı var?” diye az bile sormuş.
   

ayakkabi sanati efendim

Ben de bu işlerin sanat tarihinin kronolojik bir çizelgesi üstünde hangi akımlara tekabül ettiğini pek çakamadım.  Yani “kentsel yerleştirme”, “environmental art” filan gibi çok iyi örneklerini tüm dünyada izleyebildiğimiz tür yapıtlara bir yüzeysel gönderme olduğunun elbette farkındayım, ama  prensipte, ya materyal ya da kavramsal düzeyde “biriciklik” gibi bir değere sahip olması gereken -tabii bunu da tartışabiliriz aslında- sanat nesnesinin, Avrasya maratonu koşulur gibi, güzel köpek yarışması düzenlenilir gibi, bir toplu aktivite olarak, hadi toplu aktiviteyi de geçtim, ayakkabı gibi gerçekten toplumsal ve kültürel bir öneme sahip bir konu üzerinden sokakları işgal ediyor olmasının manasını sezemiyorum, içselleştiremiyorum. 

Bu cins “seri üretim manasız tüketim” sanatının karşılaştığım ilk örneği olan ve sanırım 3-4 sene önce yurdumuza uğrayan ‘Barış Ayıları’nın bile daha az sulandırılmış bir kavramsal altyapısı var gibi gelmişti, yani en azından sponsoru kimse kim barış marış diyorlar, barışa hepimiz okeyiz, barış olsun tabi…  İçi boşaltılmış barış bile savaştan iyidir en azından.

 

Ama buradan ayakkabılara sesleniyorum, kime karşısınız, nasıl bir dünya tahayyülünüz var, hangi hayat görüşünün, felsefenin takipçisi ya da öncüsüsünüz, samimiyetiniz mi güçlü noktanız estetik mükemmeliyet peşinde yılmaz azminiz mi? Bizi nasıl şaşırtacak, provoke edecek, zihnimizi farklı çalıştırmamıza nasıl sebep olacaksınız? biricikliğinizin sırrı ruhumuzda açtığınız kanlı yaralarda mı, yoksa topuklarınızın ucunda ezdiğiniz izmaritlerin feryadında mı gizli?  Bunları geçtim, varoluşunuzun temeli sokakları güzelleştirmek, çevreye süs, dekorasyon olmaksa döküldüğünüz polyesterin, yerinize dikilebilecek ağacın eksikliğine maliyet endeksi nedir?  Necip Nişantaşı ahalisinin; Osmaniye’de köylerine dikilen çaydanlık heykeline -ki o çaydanlık bile çeşme fonksiyonu ile en azından ortalığı serinleten, kuşu böceği besleyen bir objeydi- tepki veren Anadolu yerlisine kıyasla daha naif, kopuk, saf bir kabile olmasından mı faydalanıyorsunuz? Kimler ödüyor plastiğinizi, kalıbınızı ve niye kimler maruz bırakıyor bizi size? 

Daha uzatamıyorum işte benim de hislerim böyle bu minvalde.

Edit: Shoe Art sergisinin web sitesi de burada, yorumsuz.

1 comment September 5th, 2008

Obama ve kültürel tüketim

Başkanlık seçim yarışının startı verildi, Obama’nın kazanmasını umuyoruz, “kazansa da birşey değişmezcilerden” değiliz, ufak nüansların bile çok önemli sonuçları olan birbirine bağlı bir dünyada McCain gibi Vietnam gazisi bir silah fetişisti yerine, gülmesini ve adam gibi konuşmasını bilen sakin bir Obama’yı tabiki tercih ediyoruz.

Bununla birlikte Obama’nın anketlerde gerilemesi söz konusu, bununla ilgili geçen gün (friendfeedde bir çözümleme yazdım. Malesef Amerikan medya punditleri (bizim köşe yazarları işte) Obamayla cicim ayını bitirdi. Obama popkültür ve magazin arasına sıkıştı, tişörtleri Che tişörtleri gibi satılıyor, “Yes, we can” ve “Change” gerçek anlamından koparıldı ve varolan sistem tarafından içi boş sloganlara dönüştürüldü ve sonuç olarak gerçek politik gücünün yerine ona ikonik bir güç verildi. O artık değişimin, umudun, güzel günlerin, barışın ikonu, ama tişörtlerde, posterlerde, pop ve rock sanatçılarının konserlerinde. Kısacası o da MTV jenerasyonuna satılan bir pop idolü haline geldi.

Sistemin alternatif olanı içine alma süresi bir hayli kısaldı, kısa bir süre önce Banksy’ye de olduğu gibi, Obama’da 1-2 sene içinde sisteme meze edildi, zamanında aynı şey Baskın Oran’ın ezberbozma muhabbeti ile olmuş ve insanlara gına getirilmişti. Şimdi bütün akbaba Hollywood yıldızları ve popçuların heryerde Obama propagandası yapması da eminim Orta-Batı Amerika’da adamdan nefret edilmesini sağlıyordur. Umarım Amerikalılar gerçekten değişimi, değişme pahasına getirmeyi başarır, çünkü genelde değişim isteyenler kendilerinin de değişmeleri gerektiğini görünce vazgeçebiliyor..

3 comments August 27th, 2008

waste=food


Çevrecilik adına yapılan geri dönüşüm, tüketime karşı savaş, organik tarım ve organik hayvancılık gibi yüksek maliyetli veya uygulaması zor projelerin yerini daha ılımlı ve çok yönlü projeler almaya başladı. 
2006 yapımı “waste=food” filmi, bu konuyla ilgili, ürettiğimiz/tükettiğimiz herşeyin sonunda çöp değil doğa için besin olacak şekilde tasarlanabileceğini anlatıyor. Heyecan verici.

 

 

July 10th, 2008

Lokmaları sayarken

dunya yiyecek tuketimi karsilastirmasi

Deniyor ki içinde bulunduğumuz yüzyılın moda facia teması açlık olacak. Çin ve Hindistan’ın gelişip zenginleşmesiyle beraber bu iki devin büyüyen gıda ihtiyacını karşılamak da imkansızlaşacak. Dün New York Times’da gördüğümüz bu grafik ise durumu güzel özetliyor: Çin, Hindistan ve Avrupa’nın toplam tahıl tüketimi, ancak Amerika’nın mısır tüketimi kadar ediyor.

Sanırım kendi tüketme özgürlüğünün elinden alınmasına dehşetle yaklaşan -örneğin komünizm döneminde olduğu gibi- gelişmiş Batı’da kimse, yoksul Doğu’nun da onlar kadar tüketme hakkı talep edeceği günü düşünmek istemiyor.

May 19th, 2008

Tasarım ölmüş

starck

Philippe Starck Die Zeit’a verdiği son röportajında “tasarımcı olduğundan utandığını, tasarladığı herşeyin gereksiz olduğunu, 2 yıl içinde bu işi bırakacağını, kendini ifade etmek için daha iyi bir yöntem bulacağını ve tasarımın bunun için çok kötü bir seçim olduğunu söylemiş.” Şimdi Philippe Starck’a zaman içinde 0 kredi vermiş biri olarak, kredi notunu biraz yükselttiğimi söylemek isterim. Bok bulsa tasarlayan Starck bu arada herhalde Zen’le ilgili bir kitap veya Baudrillard‘ın gadget’ların sahteliği üzerine yazdığı metinlerden birini okumuş olsa gerek. Kapitalist düzenin ürettiği en büyük safsatalardan biri olan ama tabiki birçoğumuzun ağzının sularını akıtan çeşitli tasarım nesnelerinin modern insan için bir illet olduğunu düşünmemek elde değil. Hadi bizim çok paramız yok da, dünyada nesne bağımlısı olmuş sürüyle insan var. Hele sadece tasarımcısı şu veya bu (Ör: Starck) olduğu için enflasyona uğrayan nesneler tam da moda veya magazin sektörü gibi tam bir obsesif kompulsif kişilik bozukluğu izlenimi veriyor. Neyse Starck’a Mocoloco‘da cevaben şöyle denmiş, “Tüketmeye devam edeceğimizi biliyorsunuz”. Bitmeyecek değil mi?

April 10th, 2008

Başlangıcında “Design”

Prelinger Archives sitesinde 50’lerin ortalarında çeşitli kuruluşlar tarafından devlet desteğiyle hazırlanmış, tasarımı ve tüketimi özAmerikan değerler olarak yücelten videolar buldum. Bu gün gırtlağımıza kadar içine gömüldüğümüz post-modern çağın esasına, etrafımızı saran reklam kozmosunun ana prensiplerine, iPhone’un nasıl bu boyuta bir çılgınlığa ulaşabildiğine ışık tutan bir yapım.

50’lerin dünyasında Amerika’nın etkinliğini düşünecek olursak, bu anlayışın günümüzü nasıl şekillendirdiğini daha rahat kavrayabiliriz.

1 comment August 2nd, 2007


Takvim

March 2017
M T W T F S S
« Mar    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

Aylara göre haberler

Kategorilere Eklenenler